Skip to main content
Makaleler

The Trip to Spain – Sofrada Kurulan Bir Yolculuk

By 30 Mart 2026Mart 31st, 2026No Comments7 min read

Gastronomi, Mizah ve Orta Yaşın Hafif Hüznü

The Trip to Spain, Steve Coogan ve Rob Brydon’ın birlikte çıktıkları yarı kurmaca yolculukların üçüncü durağı olarak, İspanya boyunca çıktıkları gastronomik yolculuğu merkezine alan serinin en “tat” odaklı halkası sayılabilir.

Michael Winterbottom’ın yönettiği film, önceki serilerin üzerine inşa edilirken özellikle yemek sahneleriyle daha rafine, daha somut ve daha iştah açıcı bir deneyim sunuyor. İki orta yaşlı oyuncunun İspanya’yı dolaşıp restoran değerlendirmesi yaptığı bir seyahat komedisi gibi görünse de, alt katmanlarında gastronomi, kimlik, yaşlanma ve varoluş üzerine ince düşünceler barındırıyor.

Filmin temel formülü oldukça basit; Coogan, bir gazete için restoran yazıları hazırlamak üzere İspanya turuna çıkar ve bu yolculukta ona yine Brydon eşlik eder. Ancak bu iş gezisi, klasik bir yemek programından çok daha fazlasıdır. Pintxos veya Tapas barlarından, Michelin yıldızlı restoranlara uzanan geniş bir yelpazede yemekler tadılır; fakat asıl mesele, bu yemeklerin etrafında şekillenen diyaloglar, atışmalar ve içsel boşluk hissidir. Filmin en güçlü tarafı da gastronomiyi yalnızca bir arka plan unsuru olarak değil, anlatının ana omurgası haline getirmesidir. Coogan ve Brydon’ın İspanya turu boyunca tattıkları yemekler, hem coğrafyanın karakterini hem de karakterlerin ruh hâlini yansıtan birer anlatı aracına dönüşür.

İspanya mutfağı filmde adeta üçüncü bir karakter gibi yer alır. Yolculuğun ilk dikkat çekici duraklarından biri Santander’dir. Bu sahnede ikili, yaptıkları Michael Caine ve Mick Jagger taklitleriyle izleyiciyi güldürürken; yedikleri Anchovies a la Parrilla ve Pulpo a la Parrilla, İspanyol mutfağının sadelikten gelen gücünü ortaya koyar. Izgaranın ateşle kurduğu doğrudan ilişki, balığın ve ahtapotun doğal lezzetini öne çıkarırken; yanında Hondarribia Zuri üzümünden yapılan Txakoli sahnenin zarif tamamlayıcısı olur. Film burada gastronomiyi gösterişli bir sunumdan ziyade özüne sadık bir yaklaşım üzerinden ele alır.

İlerleyen sahnelerde sofralar daha da çeşitlenir: Ev yapımı Queso Fresca ve ipeksi dokusuyla Mantequilla ise Coogan’ın deyimiyle neredeyse hayat veren bir detay olarak öne çıkar. Salamanca bölgesine özgü İber domuzu etinden üretilen Chorizo, masada küçük bir mangal üzerinde pişirilerek sunulan karakteristik bir sıcak atıştırmalık olarak karşımıza çıkar (Chorizo al Infierno). Bunun yanında Croquetas de Maíz ve Mejillones Verdes con Escabeche de Zanahoria, modern İspanyol mutfağının yaratıcı tarafını temsil eder. Bu tabaklara eşlik eden Sauvignon Blanc ise lezzetlerin hafifliğini ve asiditesini dengeler. Ancak film, klasik yemek belgesellerinden farklı olarak, yemeği yalnızca bir haz nesnesi olarak sunmaz, aksine çoğu zaman bir boşluğu doldurma çabasıdır. Coogan ve Brydon, farklı lezzetler deneyimlerken, sohbetleri sık sık yaşlanma, ölüm ve kariyer kaygıları gibi konulara kayar. Bir yanda “hayat veren bir parça tereyağı” kadar saf bir mutluluk, diğer yanda geçiciliğin kaçınılmazlığı… Bu kontrast, filmin en güçlü yönlerinden biridir.

Mejillones Verdes con Escabeche de Zanahoria (Havuçlu Escabeche Soslu Yeşil Midyeler)
Chorizo ( Sosis)

İkilinin kimyası, filmin asıl taşıyıcı gücüdür. Coogan’ın narsistik, kendine dönük tavrı ile Brydon’ın daha dışa dönük ve onay arayan karakteri arasında sürekli bir gerilim vardır. Bu gerilim, restoran masalarında yapılan ince iğnelemelerle görünür hale gelir. Brydon’ın taklitlere sığınması bir tür kimlik saklama biçimi olarak okunabilirken, Coogan’ın rekabetçi tavrı bu dinamizmi sürekli diri tutar.

Aynı restoranda servis edilen mühürlenmiş deniz tarağı ve İran’dan getirilen havyar, gastronominin adeta pasif-agresif bir düelloya dönüştüğü zirve anlardan biridir. Tam da bu noktada film, bir yemek programı estetiğine yaklaşırken, karakterlerin sohbetleriyle bu estetiği kırarak kendine özgü tonunu korur. İkilinin Bond taklidi ile “önce siz buyurun” nezaketi altında yürüyen rekabeti, aslında kimin daha baskın olduğu üzerine kurulu bir ego savaşıdır. Zamburiñas a la Plancha ise burada bir yemekten ziyade, iki rakip ajanın birbirine doğrulttuğu bir silah işlevi görür.

Zamburiñas a la Plancha (Izgara Deniz Tarağı)
Pimientos del Cristal Asados a la Leña (Odun Ateşinde Közlenmiş Cristal Biberleri)

Filmin en güçlü anları, doğaçlama diyaloglarla gastronominin iç içe geçtiği sahnelerdir. Bir restoran sohbeti, birkaç dakika içinde edebiyattan popüler kültüre, oradan kişisel hayal kırıklıklarına uzanabilir. Bu akışkanlık, filme gerçek bir sohbet hissi kazandırır. İzleyici, sadece yemek yiyen iki adamı değil; aynı zamanda hayatı anlamlandırmaya çalışan iki insanı izler.

Yolculuk La Rioja bölgesine ulaştığında, gastronomi ile coğrafya arasındaki bağ daha da belirginleşir. La Posada del Laurel’de yedikleri Pimientos del Cristal Asados a la Leña, odun ateşinde közlenmiş sadeliğin ne kadar etkileyici olabileceğini gösterir. Bu yaklaşım, İspanyol mutfağının az malzeme ile azami lezzete ulaşma çabasını mükemmel şekilde yansıtır.

Filmin dikkat çeken bir diğer yönü ise tatilin boşluk hissini yansıtma biçimidir. Harika manzaralar, etkileyici restoranlar ve kusursuz yemeklere rağmen, karakterler sık sık bir tatminsizlik duygusu yaşar. Bir sonraki durak Guadalajara nöla Restaurante’de gelen Arroz Meloso con Rabitos de Iberico y Crema Tostada, yoğun aroması ve kremamsı dokusuyla filmin en “comfort food” anlarından biridir. Bu yemek, karakterlerin iç dünyasındaki ağırlığı ve orta yaşın getirdiği duygusal karmaşayı yansıtır gibidir.

Arroz Meloso con Rabitos de Iberico y Crema Tostada ( Iber Domuzu Kuyruklu ve Kızarmış Kremalı Pilav)
Bacalao (Morina Balığı)

Parador de Cuenca’da yedikleri Bacalao ise klasik İspanyol mutfağının güçlü bir temsilidir. Tuzlanmış morina balığının farklı yorumları, filmin gastronomik yolculuğunu geleneksel bir zemine oturtur ve sadeliğe dönüşü simgeler.

Tüm bu yemekler yalnızca görsel bir şölen sunmaz; aynı zamanda Coogan ve Brydon’ın diyaloglarının zeminini oluşturur. İkili sofrada hem taklitlerle birbirlerine laf atarken hem de hayatın daha ağır konularına dalar; yaşlanma, ölüm, kariyer ve anlam arayışı. Michael Caine, Mick Jagger ve David Bowie taklitleri, bu gerilimi zaman zaman yumuşatsa da, yemeklerin arasında dolaşan melankoli hissi hiç kaybolmaz.

The Trip to Spain, gastronomiyle örülmüş bir yol filmi. Gastronomiyi romantize ederken, onun sınırlarını da gösterir. En iyi restoranlar ve en kusursuz tabaklar bile karakterlerin içsel boşluğunu dolduramaz. Bu yönüyle film, sıradan bir yemek anlatısının ötesine geçer. Gastronomi meraklıları için zengin bir görsel şölen, İngiliz mizahını sevenler için ince bir komedi ve orta yaşın kırılganlığına dair düşünenler için hafif ama etkili bir iç gözlem sunar. Sofrada başlayan ama sofrada bitmeyen bir yolculuk; lezzetlerin peşinden gidiyor gibi görünürken aslında zamanın, dostluğun ve kaçınılmaz geçiciliğin izini sürer.

Author

  • Oguzhan Gultekin

    He was born in Istanbul in the summer of 1993. After completing his education in mechanical engineering, he pursued studies in Gastronomy and Culinary Arts at Bahçeşehir University. He currently continues his work in engineering in Barcelona and contributes to United Plates with his writings exploring the intersection of cinema and gastronomy.