Barcelona Yolcuları, İstanbul’da 2 Tek
Yaz bitiyor. Göçmen kuş benzetmesi çok yapılır ama bu kez gerçekten biraz öyleyiz. Yaz aylarını İstanbul’da geçiren bizler, yavaş yavaş Barcelona’ya geri dönüyoruz.
İşin ilginç tarafı, Barcelona’da bir türlü buluşamayıp İstanbul’da buluşuyor olmamız. Bu kez de çok güzel bir yerde buluştuk: Yakında Barcelona’ya taşınacak bir şefin küçücük mekânında, Alaf 2 Tek’te.
Murat Deniz Temel’in Alaf’ı Michelin Recommended. Ama recommended olmasa da, İstanbul’un en iyi restoranlarından biri benim için. Geleneksel mutfağı gerçekten bilen, onu ciddiye alan; gerektiğinde birleştiren, dönüştüren ve modernize ederken özünü kaybetmeyen genç bir şef Deniz. Alaf’ta yıllardır çok güzel işler yapıyor.
Soka
Humus
Bir süre önce de cadde üzerinde küçücük bir yer açtı: 2 Tek.
Bugün Barcelona yolcuları olarak orada buluştuk. Üstelik Deniz Şef de bir ara masamıza katıldı ve Barcelona’da hazırlıklarını sürdürdüğü yeni projesinden, Isot’tan söz etti.
Isot’un başarılı olacağından kuşkum yok. En azından yemek tarafında bunu şimdiden söyleyebilirim. Çünkü 2 Tek’te yaptığının benzerini Barcelona’da yaparsa, şehrin yeme-içme dünyası için oldukça çekici bir yer ortaya çıkacak.
2 Tek’in meselesi aslında çok basit görünüyor: geleneksel tabaklar, bildiğimiz rakı mezeleri, doğru malzeme ve iyi lezzet. Ama basit görüneni iyi yapmak her zaman zor. Burada tabaklar birbirleriyle uyumlu, lezzetleri net ve rakı sofrasının ritmini bozmadan geliyor.
Adana Tablacı Salatası
Dana Dil Salatası
Üstelik ehven fiyatlı. İstanbul’da dışarıda yemenin ve hele rakı içmenin bu kadar pahalılaştığı bir dönemde, 2 Tek gerçekten rakı içmek için bulunmaz yerlerden biri.
Tek sıkıntısı mekânın kendisi. Cadde üstünde, küçücük ve biraz “iki tek atıp kalkmalık”. Zaten belki adı da tam bunu söylüyor.
2 Tek’te yediklerimiz
Soka ile başladık. Daha on gün kadar önce Ayvalık’ta Aylin Yazıcıoğlu’nun yaptığı, o müthiş orijinaline neredeyse tıpa tıp sadık sokayı yemiştim. Deniz Şef’in sokası biraz daha farklı; dokunulmuş, daha kremamsı. Ama o da son derece lezzetli. İkisi birbirinden farklı, ikisi de güzel. Üstelik İki Tek’teki hali rakının yanına olağanüstü yakışıyor. Kaymak olmuş desek daha doğru belki. Zaten Boşnaklar da sokaya sokadan çok “kaymak” diyor.
Humus, yediğim en iyi humuslardan biriydi. Gerçekten humus; öyle nohut ezmesi değil. Üzerindeki sos, yani dressing de son derece başarılı; humusa yalnızca görsel bir katkı yapmıyor, lezzeti tamamlıyor. Antakya’daki eski baklacı humusları değil, elbette. Zaten o humuslardan Antakya’da bile neredeyse kalmadı; bir iki dükkân ancak. Ama İki Tek’teki çok, çok iyi. Böylesini bulmak kolay değil.
Adana Tablacı Salatası belki tattıklarımızın en zayıfıydı. Ya da diğer tabaklar o kadar güçlüydü ki bu biraz sahipsiz kaldı.
Dana Dil Salatası ise bana biraz fazla karmaşık, biraz fazla kompleks geldi. Dil, tabağın içinde kaybolmuştu. Lezzetsiz değildi, aksine lokmalar halinde gayet güzeldi; insan peş peşe yemek istiyor. Ama önünüze dil geldiğinde biraz da dili arıyorsunuz. Burada o beklentiyi tam karşılayamadı.
Antakya Haşlama Peyniri
Çiğ Köfte
Antakya Haşlama Peyniri oldu listenin benim için en büyük sürprizi. Adı haşlama peyniri ama burada kızartılmış olarak geliyor. Müthişti. Dışındaki kıtırlık, peynirin kendi lezzeti ve kızartmanın kattığı ekstra derinlik… Kapanın elinde kaldı.
Çiğ köftenin sunumu başlı başına bir gösteriydi. Masada, tabakta karıştırıldı; ardından minicik marul yapraklarının üzerinde yendi. Sunum o kadar etkileyiciydi ki neredeyse tadının önüne geçti. Bazen de böyle olsun. Sofrada küçük bir şov yaptı ve hepimizi fazlasıyla memnun etti.
Aydın Deve Sucuğu ise sucuktu. İyi bir sucuktu. Ama devenin orada olmasının özel bir anlamını, lezzette yarattığı belirgin bir farkı ben hissedemedim. Sonuçta iyi yapılmış, lezzetli bir sucuk yedim.
İzmir usulü kokoreç de çok iyiydi. Ama daha bir hafta önce Ilıca’da Söğüşçü’de yediğim kokoreç hâlâ aklımdayken işi biraz zordu. Onun seviyesinde değildi. Yine de kendi başına değerlendirildiğinde gayet başarılı bir kokoreçti.
Ve kapanış…
Deniz Şef’in Alaf’tan yukarıdan yolladığı İsli Kuzu Kaburgalı Pide, yanındaki otlarla birlikte, sofradaki her şeyin üzerine çıktı.
O artık başka bir seviyeydi.
Rakının yanına meze olsun, sofraya eşlik etsin diye yenilecek bir şey değil. Rakıyı falan unutuyorsunuz.
“Yemek bu,” dedirten türden.
Ama bazen insanın ihtiyacı olan da tam olarak bu. Yaz biterken, Barcelona’ya dönmeden önce, İstanbul’da iki tek.